Para, bilmiyorlar, diyor, bilmiyorlar beni gören gök yarılacak, yıldızlar bir bir eğilecek, güneş yüzünü kapayacak el arayacak, insan, o zavallı varlık, o bencil bahçelere koşacak, bir gül koparacak, her şey bir masaya ruh vermek için, her şey kendi ruhunu solumak için, oysa iki tabak daha nasıl güzel görünebilir, işte sorun bu, kimse yediklerinin bir sonraki halini tabakta görme arzusunu taşımıyor, işte ben insanların yediklerinden sonrayım; insanlar beni hep saklar, yeraltına çeker, ben ırmaklara akarım, denizlere akarım, balık olurum yine karşınıza çıkarım. Herkes, utanmadan ben insanım, diyor; düşünün bir kere koparılan gülün çektiği acıyı ve dahası kopan her gülde bir yıldızın nasıl acı çektiğini, gökyüzünden kayıp gittiğini, bilmiyorlar, bilmiyorsunuz.
Benim bir zerrem inmiştir yeryüzüne ki, o da insanlar gölgesiz kalmasınlar diyedir. Beni yok etmek istedikçe, bilmiyorlar; ben daha bir koyulaşırım. Karanlık, koca bir eve döner, siz ona yurt, dersiniz; başınızı sokar uyursunuz, sizinle birlikte uyurum ben de. Ben derinlerdeyim, sesle çıkmam dışarı, gölge beni yıkmaz. Benden nefret eden seslerle daha bir derinlere dalarım, müzik gibi, beklerim. Bir ırmak gibi ne zaman döküleceğime bakarım. Her ses bir ninni gibi gelir kulaklarıma, beni derinlere çeker. Hele savaşların delisiyim, kan aktıkça; insanlar beni anlar, beni sever, insanların içindeki boşluğu doldururum ben. Bir boşluğum oysa ben de. Boşluk benim yurdum ve bunu derinlerde bulurum; gerçeği yok ederim, gerçek benim yanımda bir fahişedir. İnsanların gerçek diye aradıkları benim.
Bilmiyorlar, fahişeler, öldükten sonra esneyen ağız ve hâlâ uyku arayan bakışlarıyla insana huzur verirler, şefkatli bir anne olamamışlardır, eziktirler, tek hayalleri vardır: onları, bir erkeğin dövmesi; ama ben, onlar için gömütler dikerim. Onlar, kutsal birer rahim olurlar, insanlığın ilk karılarıdır ne de olsa. Severim onları, onlar beni saklar ve gülünç olan benim için insanların ve giderek insanlığın savaşlarla fahişeye dönmesidir, her ulus başka bir ulusla tıpkı bir fahişe gibi yatarak var eder kendini, ölür ve kutsallaşır, kahramanlık hikâyeleri başlar, destanlar yazılır.
Bahçeleri yapan krallar ve fahişeleri kent dışına iten düzenbazlar hep şunu söyler: Para'yı cehenneme atağız. Ne cüret, peşimden koşar, sonra böyle konuşurlar, hatırlarsınız başbakan böyle konuştu, şimdi bir ipin ucunda, beni sayıklıyor, ben kurtarabilirim onu ancak. Bütün dillerde sevimliyim ben, cehennem diyorlar bana. Para'nın cehenneminden söz ediyorlar sonra, cehennemi de beni de bilmiyorlar. Benle cehennem aynıyız. Cehennem, örtünmek demektir; buna delik, miğfer diyenler de yok değil, var. Chem, diyorlar sonra; yani kara ülkeden gelen, yani soyu sopu belli olmayan. Bana bu adları verenler bilmiyorlar, unutmuşlar; ben belleğim. Kendileri, kardeşlerini nehirlerde boğmuşlar; kara diyorlar, yüzü kara diyorlar Para'nın; oysa ben olmasam dünya biçimden yoksun ve bomboş, bu boşluğu ben aldım, karalığım aldı, karanlık uçurumlar üzerine dünya kuruldu, bilmiyorlar.
Bana yılan diyorlar ve bunu utanmadan, birbirini sokan insanlar söylüyor, savaşıyorlar; ulus diyorlar, vatan diyorlar; vatanları ekmek oysa, acıkınca yiyorlar, sürgündeki kralları anlatsam dillerinizi yutarsınız, hiçbir ulusal kurtuluş savaşı kendi topraklarının dışında yapılmaz; krallar bekler, halk ölür, geri dönerler. Yılan dediniz güzel, hoş, merhametiniz bu, ancak unuttuğunuz bir şey var, o da şu: yılanın başına kutsal savaşlardan sonra boynuz takan ben değilim. Krallar, krallarınız taçlarını boynuz biçiminde yaparlar; güç işte, güç yılanda, bende yani, unuttunuz, itaat ettiniz. İhanet boynuzla başlar, halkı boynuzlayanlar, hep boynuzlanmaktan korkar ve suçlu hep ben olurum, paylaşılmayan her toprakta suçlu ben, olur mu! Efsaneler uydurdunuz; üç gözüm varmış benim, üç kulağım varmış, ağzımda dilim bir yılan gibi duruyormuş, daha neler.
Et yiyen kılıçları ilk ben yaptım, sırf uluslar kendilerini kurtarsın diye, sırf insan kendi ayakları üstünde dursun diye; ama nafile, benim yüzüm derinleşti, ömrüm uzadı, yeni anlamlar peşinden koştum, insanların açlığı karşısında kaç yüz değiştim, şimdi et yiyen mermiler veriyor, kendinizi kurtarın diye, ama nafile… Ne yaptı insan, hep kurban besledi, hep katil büyüttü, sırf gülmek için zavallı kedilerin üzerine yağ döküp ateş yaktı, güldü; gülerken kedinin havada patlayan organlarıyla ruhunu kurtardı, güldü ve benden bildi bütün kötülükleri, oysa insanların bastırdığı bir gölgeydim. Para oldum, Kara'laştım ve bunu ben sandınız, yüzünü örten herkes benim. Kara'dan korkuyorsunuz, ruhunuzdaki karanlık yanında aslında bir hiçtir gözlerinizdeki kara; kara, beyaz gibi arsız değildir en azından, düğünlerde beyaza sığındınız; kara, gelecek düşmanı hatırlatır, siz düşmansız yapamazsınız ve bu yüzden karadan, karanlıktan korkarsınız, korkularınız karada açığa çıkar; ne çok seversiniz yeni ölen bir kimseyi, ama mezarın karasından korkarsınız. Sırtınızı ölen kimsenin hatıralarına ve mirasına dayamakta da geri kalmazsınız. Kara, tıpkı rahim gibidir; geldiğiniz yer burası, buradan korkarsınız; anneniz, karınızı tanıdıktan sonra, bir sığıntıya döner, karınız ve çocuklarınız annenizi severse, siz de seversiniz annenizi, bu kadar basitsiniz. Ben karayım, hiçliğinizi söylerim, güneşin batışını söylerim, boşluğu söylerim, sakladığınız her şeyin bende gizlendiğini söylerim, ben Para'yım, Karayım, her şeyiniz; gizleriniz, aşklarınız, kavgalarınız Karanlığımda saklı, karanlıkta ortaya çıkar, bende.