« Önceki | Sonraki »

15/4/2008

ALİ İHSAN ÖZEREN

./yürüyüş

hayata ödeyebildiğim
en kötü bedelmiş gençliğim
ben ondan bir ömür örmek istemiştim
ne fayda

sözcüklerin
çubuklu harflerine basa basa yürüdüm
değmesindi ayaklarım hayatın çamurlu sularına
ve sözcüklerin de üzerinde
sanki uçuyormuşum edasıyla
güneşin altında söylenmiş her sözcüğün
ezberlenmiş alışılmış kanıksanmış
çubuklu harflerine her sözcüğün
yürüdüm basa basa
ayaklarım çıplak
yürüdüm
kendi şiirimin son dizesine

dize gelir ömür
içinden hiç değilse bir rüzgar eser mi dersin
o yitik cennete
son dize

son dize
som dize

 

_______________________________________________________________________

 

 

./dönüş

 

 

 

 

bana yetecek kadar yürüdüm
ne gördüklerimden hoşnudum ne bulduklarımdan
ardımda bıraktıklarımdan hoşnut olmayı öğrendim
yorgunum artık uyku tutsun elimden

dünya hayat hatta zat-ı âlim
bahane ararsam biliyorum daha da bulurum kendime
gıyabiydi kaderim vicahiye çevrildim
artık kalbim başka bir maznun bulsun kendine

boşların boşu vaiz diyor her şey boş
aklın ülkesinden geçtim geçtim kalbin ikliminden
dışım ehlikeyif içim loş
bakışımlı ikiz olarak dirim ve ölüm
ama her şeyi olan ölümün tek sözü yok
aramıza döndüm

15/4/2008

bahçe/ SEMİH ÇELENK

 

bahçe
   
bir kırmızı bilye
yuvarlanır öylece
camdan sırçadan yükü
tıknefes bir dokunuş
taşımaz kendini

delik bir çift pabuç
öylece yatar yerde
candan tenden yükü
kanatılmış çok
kırçıllı bir hayat
kırçıllı bir kazak

kurumuş bir bahçe
ottan dikenden yükü
perişan tarumar
korkulukları bile korkar
kendi gölgesinden

çitlerin üstünde bir güvercin
mahzun ürkek
gagasıyla su taşır bahçeye
ayağına bağlı bir mektup
ermeni abecesiyle
ve türkçe

15/4/2008

kırmızı/GÖNÜL OCAK

Güneşin batarkenki kızıllığı, utancından mıdır?
Pazar, evdeyim. Televizyonda haberleri izliyorum. Ortadoğu'da yaşanan insanlık dramı ekranda… Patlamalar, alevler, yıkıntılar arasından çıkartılmaya çalışılan cesetler, kan... Tek gözlü canavarın gözü kana doymuyor; içtikçe içesi, yuttukça yutası geliyor.
Bir sigara yakıp balkona çıktım. Aşağıda çocuklar dar sokakların elverdiğince top oynuyorlar. Kediler çöp bidonlarından taşmış çöpleri karıştırıyorlar. Bir taraftan insanlar geçiyor; yorgun, yoksul, mutsuz, umutsuz, yere tüküren insanlar. İçlerindeki acıların, ezilmişliklerin ifrazatını tükürerek rahatlayan insanlar.
Güneşin batışını izliyorum. Şafakta ışıl ışıl umutla doğuyor ama yeryüzünü gezinirken gördüklerinden, çaresizli-ğinden olacak hayal kırıklığıyla batıyor.
Kedim miyavlayarak ayağıma dolanıyor. Acıkmış belli ya da oyun istiyor. Tabağına koyduğum mamasını şöyle bir koklayıp tekrar yanıma geliyor. Saklam-baç oynuyoruz. Biraz kitap okuduktan sonra sigara içmek için balkona çıkı-yorum.
Akşam. Sokakların sessizliğini sağdan soldan isterik koyu gölgeler sürüsü bozuyor. Karanlıkta ortaya çıkan hamam böcekleri gibiler. Teslimiyetin karanlığında titriyorum. İçini kan yerine zifir dolduran pis yürekler çekin elinizi bedenimden diyorum.
Gökyüzü dolunay takısını yansıtıyor gerdanında. Kocaman, sapsarı, dingin hiç telaşsız… Gece körü olduğundan mı bu parlaklığı? diyerek içeri giriyorum.
J. Strauss'un bestesini koydum kaset-çalara. Karşımda Gauguin'in tablosu. Ayinden Sonra Hayal adlı resmin kırmızı toprağında gözüm. Verimli ve kutsal… Resimde Yakup'la Melek mücadele ediyor ve bir grup simsiyah giyinmiş rahibe gözleri kapalı dua ediyorlar. Rahibelerden birisinin arkası dönük, başı dik dua etmeden mücadeleyi izliyor. Aklıma Salome geliyor. Yok, Rilke ve Nietzche'nin âşık oldukları Freud'un dostu olan Salome değil. Âşık olduğu peygamber Yahya'yı öldürten Salome. Rahibe belki de Yakup'a tutkun meleğin yenilmesini istiyor. İçi kıpır kıpır…
Heyecanlanıyorum kanım kaynıyor. Kırmızı kırmızı kaynıyor. Köpükleri kır-mızı, buharı kırmızı... Isınıyorum, sımsıcak bir his tüm bedenime yayılıyor. Bu rengimi tüm o; mitolojik, politik, savaş, barış, din gibi kavramlara değil sadece aşka vermek istiyorum. Sonra aşkın o çocuksu, saçmalıklar dehlizinde kırmızı kırmızı dönmek, dönerken hayatı alıp kırmızı dehlizin kırmızı deliğinden aşağıya çekmek istiyorum. Kor kırmızıya doğru coşmak, kırmızının sarhoşluğunda kıpkırmızı şaraplar tüketirken...
Ölmeye yüz tutmuş bedenler diriliyor, başıboş kırmızı ruhlar bedenlerine akıyor. Aktıkça kanatlanıyorlar. Çırpınan kanatların rüzgârları; ağzını kocaman açmış canavarın tüm umudunu söndürüyor. Yeryüzünün her yerinde aşk çiçekleri açıyor. “Kırmızı bir büyünün kasıklarımda uyanışını” hissediyorum. Kadınların rahimleri çiçek çiçek açıyor. Aşkı yutup aşk doğuruyorlar.
Korkular, yalnızlıklar, üzüntüler kırmızıya kesiyor. Korkular kızardıkça sonsuzluk ekseninde kanatlar hızlanıyor. Yalan dolanlar, riyalar, açlıklar, savaşlar, tabular bir bir dökülüyor. Dehlizin koyu kırmızı derinliğinden maviliğe, aşka doğru süzülüyorlar.           

15/4/2008

ılık bir izmir şubatında mehmet h.doğan'ı uğurladık/ SALİM ÇETİN

Turgenyev'in Babalar ve Oğulları'nı okuduğum liseli yıllarımda Bazarov'un ölümü beni nasıl bir hüzne boğmuştu, şimdi bile anımsıyorum o hüznü. Şubat ayının nerdeyse bahara göz kırptığı ılık bir güneşli gününde Narlıdere Mezarlığı'nda bunlar aklımdan geçiyordu; Mehmet H.Doğan'ı sonsuzluğa uğurlarken. Sonra S. Zweig aklıma takıldı. II. Dünya Savaşının onu Avusturya'dan Brezilya'ya nasıl sürüklediğini düşündüm. Bir sanatçı, cehennemi nasıl da içinde taşıyor ve yaşıyor. Zweig, Rio'da karnavalın coşkusunu yaşayacağına Nazilerin Süveyş Kanalı'nı geçerek ilerlediklerini öğreniyor. Artık dünya onun için yaşanmaya değmez bir yerdir. 23 Şubat günü eve giren polisler Zweig'ı yatağına uzanmış, karısı Lotte'yi de elini onun göğsüne koymuş halde bulur.
Bu sanatçılar böyle galiba... Gogol, Mirgorod Hikâyeleri'nin sonunda “Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir, baylar!” der ya…
Onca şeyi yaşamış, eleştirmiş ve ruhunun derinliklerinde bunları hissetmiş bir yaratıcının ölümü kimi hüzne boğmaz ki?
Mehmet H.Doğan, Birikime Dayanmak kitabının önsözünde 1969'lara dek şiir yazdığından söz eder. Sonra kendi şiirini beğenmediğini ve o tarihten sonra şiir yazmadığını anlatır. Artık eleştiri buradan başlamıştır bile. Hiçbir çekincesi yoktur. İlkelerini, yöntemlerini sıraladıktan sonra, şiir konusunda, sanatın diğer dallarında  eleştiri yazılarını peş peşe sıralar. Artık o iyi bir eleştirmendir. Bu durum, beraberinde birçok insanın saldırısına hedef olmayı da getirmektedir ki, o zaten bunu peşinen kabullenir ve der ki, “… eleştirinin ve eleştirmenin yüzü soğuk olur.”
Narlıdere'nin yukarı dağlarından; bir öğlen üzeri, dinginlikle, güneşin parıltıları bakımsız ama yeşille donanmış mezarlığa yansırken dünyanın durumuna daha fazla dayanamayarak yaşamlarına son veren Zwaig, kolu onun göğsünde karısı Lotte, bir yanda iyi bir şiirin coşkusunu eminim ki yüreğinde coşkuyla duyan Mehmet H. Doğan…  Gogol'ün dediği doğru “Bu dünyada yaşamak can sıkıcı, baylar.”
Gene aynı kitapta Mehmet H.Doğan, Cevat Şakir'in ölümüne hayıflanır; “Ey sanatçılar, şairler, hikâyeciler, romancılar, sakın İstanbul'dan, Ankara'dan başka yerde ölmeyin!” der.
Çünkü dostlarınız uzaklıktan dolayı gelemezler ve tabutunuz üç beş kişinin omzunda ağır bir yük olarak kalır.
Kuşkusuz bu böyledir ama eleştirmenin yüzünün soğuk olabileceği gerçeği sanki ıskalanmıştı bu cenazede. Bu öngörüsü haklı çıkmamıştı Doğan'ın. Sevenleri İstanbul'dan çıkagelmişlerdi. Cumhuriyet Kitap Eki sorumlusu Turhan Günay, Dünya Kitap'tan Faruk Şüyun, Şehir Tiyatroları Müdürü ve daha onlarca yazar şair… İzmir'den de neredeyse bütün yazarlar, belediye başkanları vardı.
Ben ölümleri dedemin ölümünden biliyorum; mayısın hazirana evrildiği, yakıcı bir sessizlikle bağrışların iç içe geçtiği, sanki baharın böyle bir sonla bitmesinin elzem olacağı bir duyguyla…
Doğan'ın ölümü de böyleydi; güneş, yaşamı kışkırtan bir parlaklıkla hükmünü sürdürüyordu. Ölümle yaşamın keskin ayrımı neredeyse gelenlerin yüzüne yansıyordu.
Sonra, bu kuşatma içinde bile sevginin kendini bir şekilde açığa çıkardığını hep gördüm. Turhan Günay'ın tabutu taşıması, mezara inip elleriyle dostuna dokunması, toprağı üzerine örtüşü, öyle nahif öyle güzel bir dostluğu gösteriyordu ki…
Pek şaşırarak edebiyat dünyasında da böyle dostlukların olabileceği aklıma düşüverdi. Sonra bir kez de Hüseyin Yurttaş'ın, Besim Akımsar'a bir saygı günü düzenlenmesi konusundaki ısrarı aklıma geliverdi. Galiba ölümler iyi şeyleri çağrıştırıyor. Sonra 90'lı yılların sonuydu; o saygı gününü, Kitap Fuarı içinde, Konak Belediyesi'nin katkılarıyla yapıverdik. Birkaç yıl sonra da Besim Akımsar aramızdan ebediyen ayrılıverdi.
Narlıdere dağlarından aşağıya süzülen güneş yavaş yavaş etkisini azaltıp soğuk yüzünü göstermeye başladığında bizler mezarı ve iyi bir eleştirmen olduğu konusunda hiç kimsenin itirazı olmayan Mehmet H.Doğan'ı orada bırakıp uzaklaşıyorduk.
O hüzün içinde, Turhan Günay, ikide bir arkaya dönüp bakıyordu. Bir dostu orada tek başına bırakmak zor geliyor olmalı ki, omuzları düşmüş, yüzü soluklaşmıştı.

İsterseniz üçüncü kez Gogol'e dönmeyelim. Sonuçta dünya böyle bir şey…  

15/4/2008

bir yerde durabilmek: dünyanın merkezindeki şair/yazı kültürü

Bize, şimdilik doğru görünen bir saptama ile başlayalım:

Bir edebi tür olarak şiir, 20. yüzyılın ortalarından itibaren, “sanayileşen” toplumlardaki üretim ilişkilerinden kaynaklanan yeni insan ve toplum özel-liklerinden dolayı; bu toplumlarda, ömrü-nü tüketmiş, geleneksel etki gücünü yitir-mişti. “İyi,” denebilecek şiirin çıkma ihtimali; ülkemiz gibi, az gelişmiş ya da gelişmekte olan, toplumsal çelişkilerin ve kavgaların daha keskin olarak sürdüğü ülkelerde olabilirdi ancak. Bu anlamda, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından itibaren, “şiirin doğudan yükselmesi” pek de şaşırtıcı olmasa gerekti.

Görünen o ki, küresel sermayenin insan üzerindeki etkisi, bunu asla bir “küre-selleşme” eleştirisi olarak ortaya koyma-dığımız açıktır, ülkemizin insanını belirlediği kadar; ülkemiz şairini de, insani anlamda biçimlendirmektedir.

Bir başka saptama: Biz, yanlış bir ön kabullenişle, edebiyatçıların, sanatçıların demokrat, çağdaş, yenilikçi, insandan yana; belki biraz zorlarsak, ideolojik an-lamda Sosyalist olduğunu var sayıyoruz halen. Üstelik bunu, salt bir ekonomi-politik yaklaşımıyla da değil, Sosyalizmin etik bir davranış ilkesi olarak kabul-leniyoruz. Sanırız, ülkemiz sanatçısı, bura-da söz konusu olan şair, hakkında yanıl-dığımız ilk temel nokta bu olmalı.  Nitekim Türkiye'nin “güzellik uykusu”ndan uyanan tüm çevreleri, bu ülkenin Osman-lı'dan bu yana gelen temel sorunlardan olan ümmetçilik-milliyetçilik-batıcılık tartış-malarının bugün gelinen boyutları itibariyle, geçtiğimiz yüzyılın, hemen hemen boşa geçirildiğini görmektedirler. Etnik ve inanç temelinde, emin adımlarla, bir kavgaya doğru sürüklenmeye çalışılan ülkemizde sanatçının, ortalama bir aydın insan olarak bile esamisi okunmamaktadır. Sanatçılar hakkında yanıldığımız bu noktaya bir ekleme yapalım: Günümüz sanatçısı, artık şair olarak sürdürelim özneyi, bir bilgi ya da davranış biçimi yoksuludur. Yazma işini bir sözcük pratiği olarak algılamaktadır.

Bundan sonra, ülkemizde de şiir, anlaşılan o ki, sadece bir “etkileyici” edebi tür olarak varlığını sürdürecek gibi görünmektedir.

Bu, şu anlama gelmektedir: Şiir artık, toplumu etkileyen, bireylerin iletişimine yardımcı olan, muhalif bir sanat dalı olmak yerine; müzik ve reklâm endüstrisini, sahne sanatlarını, politik söylem alanlarını besleyici bir 'yardımcı tür' olma yolundadır.

Oysa şiir ve şairin kendini toplum sorunlarından sorumlu hissetmesi anlamında, oldukça güçlü bir geleneğe sahip ülkemizde; şairler, ülke sorunları anlamında hiç bu denli kenarda durmamışlardı.

Bu durumda, şairde, şöyle bir ikirciklik görülmekte: Önemini yitiren bir türün üreticisi olan şair; bu duruma kendi donanımsızlığı da eklenince, artık yarattığı ile değil de, 'kişisel' varlığıyla önem kazanmaya çalışmaktadır.

Ülkemizde, son 20-30 yılda, toplumca bilinen ya da kabul gören şair tipolojisinin özelliklerine bakarsak ne demek istediğimiz belki daha iyi anlaşılır. Şair, artık, “tek kişilik gösteri sanatçısı, farklı cinsel tercihini sömüren seksüel bir imge, yazdıkları bestelenmiş  ünlü bir şarkı sözü yazarı, gazetelerde köşe sahibi, imza günleri ve söyleşilerde romantik bir varlık…” olarak boy gösterebilmektedir sadece. İşin acısı, kendini düşünsel anlamda konumlandırdığı yerlerden alabildiğine uzaklaşmasından dolayı da bir rahatsızlık duymuyor görünmektedir.


Bir yazarın, yazma sürecini etkilemesi bakımından, “sanatsal övgü, kişisel egonun beslenmesi…” elbette önemlidir. Ancak bu övgünün kaynağı, yapılan iş merkezli olmayınca sorun başlıyor. Öyleyse,  şair anlamında sorun şuralarda denebilir mi: şiirin etkileyici gücü aza-lınca; bu boşluk; şairin, kişisel özellik-leriyle doldurulmaya çalışılmaktadır. Bu da bize, insanî zaaflarıyla anılan bir şair tipolojisi olarak geri dönmektedir.

Şair, bu anlamda, elbette bir erdem timsali değildir. Ancak, bir kişinin yaratma gücü-nün, ona erdemsizlik hakkı vermediği de ortada.

Ne yazık ki, artık şairler düşünsel temelde ayrışmıyorlar. Edebiyat tarihimizde Tevfik Fikret-Mehmet Akif, Nazım Hikmet-Peyami Safa tartışmalarının benzerlerini, düşünsel anlamda tâbi ki, göremiyoruz artık. Hemen hemen tüm farklılaşmaların temelinde kişisel sorunlar belirleyici oluyor. Ve nedense bütün bu ayrışmaların düşünsel temelleri varmış gibi göste-rilmeye çalışılıyor. Şuna dikkat ediyor muyuz: Hemen hemen aynı şiiri yazıyor birçok kişi. Benzeşmenin bu kadarını, çağın ortak duyarlığı ile açıklayabilmek mümkün müdür, bu kuşkulu…

Son olarak, şair, bir sanatçı olarak, egosu güçlü bir birey olabilir. Bu anlamda, kimi-leyin kendini dünyanın merkezinde de görebilir. Yaratım sürecinde, bu özelliğini,  etkileyici bir güce de çevirebilir. Ancak görünen o ki, gerçek bir şairin olduğu yer, düşünsel tercihlerinden dolayı,  çok da kalabalık yerler değil.

3/3/2008

Paranın Nutku/Müslüm Yücel

Para, bilmiyorlar, diyor, bilmiyorlar beni gören gök yarılacak, yıldızlar bir bir eğilecek, güneş yüzünü kapayacak el arayacak, insan, o zavallı varlık, o bencil bahçelere koşacak, bir gül koparacak, her şey bir masaya ruh vermek için, her şey kendi ruhunu solumak için, oysa iki tabak daha nasıl güzel görünebilir, işte sorun bu, kimse yediklerinin bir sonraki halini tabakta görme arzusunu taşımıyor, işte ben insanların yediklerinden sonrayım; insanlar beni hep saklar, yeraltına çeker, ben ırmaklara akarım, denizlere akarım, balık olurum yine karşınıza çıkarım. Herkes, utanmadan ben insanım, diyor; düşünün bir kere koparılan gülün çektiği acıyı ve dahası kopan her gülde bir yıldızın nasıl acı çektiğini, gökyüzünden kayıp gittiğini, bilmiyorlar, bilmiyorsunuz.
Benim bir zerrem inmiştir yeryüzüne ki, o da insanlar gölgesiz kalmasınlar diyedir. Beni yok etmek istedikçe, bilmiyorlar; ben daha bir koyulaşırım. Karanlık, koca bir eve döner, siz ona yurt, dersiniz; başınızı sokar uyursunuz, sizinle birlikte uyurum ben de. Ben derinlerdeyim, sesle çıkmam dışarı, gölge beni yıkmaz. Benden nefret eden seslerle daha bir derinlere dalarım, müzik gibi, beklerim. Bir ırmak gibi ne zaman döküleceğime bakarım. Her ses bir ninni gibi gelir kulaklarıma, beni derinlere çeker. Hele savaşların delisiyim, kan aktıkça; insanlar beni anlar, beni sever, insanların içindeki boşluğu doldururum ben. Bir boşluğum oysa ben de. Boşluk benim yurdum ve bunu derinlerde bulurum; gerçeği yok ederim, gerçek benim yanımda bir fahişedir. İnsanların gerçek diye aradıkları benim.
Bilmiyorlar, fahişeler, öldükten sonra esneyen ağız ve hâlâ uyku arayan bakışlarıyla insana huzur verirler, şefkatli bir anne olamamışlardır, eziktirler, tek hayalleri vardır: onları, bir erkeğin dövmesi; ama ben, onlar için gömütler dikerim. Onlar, kutsal birer rahim olurlar, insanlığın ilk karılarıdır ne de olsa. Severim onları, onlar beni saklar ve gülünç olan benim için insanların ve giderek insanlığın savaşlarla fahişeye dönmesidir, her ulus başka bir ulusla tıpkı bir fahişe gibi yatarak var eder kendini, ölür ve kutsallaşır, kahramanlık hikâyeleri başlar, destanlar yazılır.
Bahçeleri yapan krallar ve fahişeleri kent dışına iten düzenbazlar hep şunu söyler: Para'yı cehenneme atağız. Ne cüret, peşimden koşar, sonra böyle konuşurlar, hatırlarsınız başbakan böyle konuştu, şimdi bir ipin ucunda, beni sayıklıyor, ben kurtarabilirim onu ancak. Bütün dillerde sevimliyim ben, cehennem diyorlar bana. Para'nın cehenneminden söz ediyorlar sonra, cehennemi de beni de bilmiyorlar. Benle cehennem aynıyız. Cehennem, örtünmek demektir; buna delik, miğfer diyenler de yok değil, var. Chem, diyorlar sonra; yani kara ülkeden gelen, yani soyu sopu belli olmayan. Bana bu adları verenler bilmiyorlar, unutmuşlar; ben belleğim. Kendileri, kardeşlerini nehirlerde boğmuşlar; kara diyorlar, yüzü kara diyorlar Para'nın; oysa ben olmasam dünya biçimden yoksun ve bomboş, bu boşluğu ben aldım, karalığım aldı, karanlık uçurumlar üzerine dünya kuruldu, bilmiyorlar.
Bana yılan diyorlar ve bunu utanmadan, birbirini sokan insanlar söylüyor, savaşıyorlar; ulus diyorlar, vatan diyorlar; vatanları ekmek oysa, acıkınca yiyorlar, sürgündeki kralları anlatsam dillerinizi yutarsınız, hiçbir ulusal kurtuluş savaşı kendi topraklarının dışında yapılmaz; krallar bekler, halk ölür, geri dönerler. Yılan dediniz güzel, hoş, merhametiniz bu, ancak unuttuğunuz bir şey var, o da şu: yılanın başına kutsal savaşlardan sonra boynuz takan ben değilim. Krallar, krallarınız taçlarını boynuz biçiminde yaparlar; güç işte, güç yılanda, bende yani, unuttunuz, itaat ettiniz. İhanet boynuzla başlar, halkı boynuzlayanlar, hep boynuzlanmaktan korkar ve suçlu hep ben olurum, paylaşılmayan her toprakta suçlu ben, olur mu! Efsaneler uydurdunuz; üç gözüm varmış benim, üç kulağım varmış, ağzımda dilim bir yılan gibi duruyormuş, daha neler.
Et yiyen kılıçları ilk ben yaptım, sırf uluslar kendilerini kurtarsın diye, sırf insan kendi ayakları üstünde dursun diye; ama nafile, benim yüzüm derinleşti, ömrüm uzadı, yeni anlamlar peşinden koştum, insanların açlığı karşısında kaç yüz değiştim, şimdi et yiyen mermiler veriyor, kendinizi kurtarın diye, ama nafile… Ne yaptı insan, hep kurban besledi, hep katil büyüttü, sırf gülmek için zavallı kedilerin üzerine yağ döküp ateş yaktı, güldü; gülerken kedinin havada patlayan organlarıyla ruhunu kurtardı, güldü ve benden bildi bütün kötülükleri, oysa insanların bastırdığı bir gölgeydim. Para oldum, Kara'laştım ve bunu ben sandınız, yüzünü örten herkes benim. Kara'dan korkuyorsunuz, ruhunuzdaki karanlık yanında aslında bir hiçtir gözlerinizdeki kara; kara, beyaz gibi arsız değildir en azından, düğünlerde beyaza sığındınız; kara, gelecek düşmanı hatırlatır, siz düşmansız yapamazsınız ve bu yüzden karadan, karanlıktan korkarsınız, korkularınız karada açığa çıkar; ne çok seversiniz yeni ölen bir kimseyi, ama mezarın karasından korkarsınız. Sırtınızı ölen kimsenin hatıralarına ve mirasına dayamakta da geri kalmazsınız. Kara, tıpkı rahim gibidir; geldiğiniz yer burası, buradan korkarsınız; anneniz, karınızı tanıdıktan sonra, bir sığıntıya döner, karınız ve çocuklarınız annenizi severse, siz de seversiniz annenizi, bu kadar basitsiniz. Ben karayım, hiçliğinizi söylerim, güneşin batışını söylerim, boşluğu söylerim, sakladığınız her şeyin bende gizlendiğini söylerim, ben Para'yım, Karayım, her şeyiniz; gizleriniz, aşklarınız, kavgalarınız Karanlığımda saklı, karanlıkta ortaya çıkar, bende.

3/3/2008

Fadıl Öztürk

benim yaptığım iş değil

 

ağaçların gölge verdiği yerde
gölgelerin de ağaç vereceğini sanarak
su kıyılarına söğüt ağaçları dikiyorum
benim yaptığım düş değil
nasıl insanları uyandırmaktan
suçlu sayılıp tutuklanmıyorsa güneş
ve nasıl sevgilinin yokluğunda
önü kesilip bıçaklanmıyorsa geceler
öyle duruyorum
zaten iç çekmiş bir yüzüm var
güneş batmasa bile göze batıyorum
düştüğü yerde filizlenmiyor sesim
bulutların yağmuru getirdiği yerde
yağmurun da bulutları getireceğini sanarak
gözlerim dolu dolu dolaşıyorum
benim yaptığım iş değil

 

bu şarkı

 


bu şarkı nerede çalarsa  
orada trenler garlara
vapurlar limanlara yanaşacak   
bir elimde valiz,
diğerinde eski bir fotoğrafla ben ineceğim
vurulup dağ gibi devrildiğin şehirlere
biraz gökyüzüydük, göğsümüzde bulutlar.
biraz yazdık, üstümüz başımız  bahar.
su olup akardık şarkılarda 
yükselir dağ olurduk,
çocuklar çıkardı omuzlarımıza
teslim ol! çağrılarına ateşle karşılık veren
yaralı kuşlar taşırdık avuçlarımızda.
Biraz gökyüzüydük, göğsümüzde bulutlar.
biraz yazdık, üstümüz başımız  bahar.
bu şarkı nerede çalarsa,
orada bulsun seni
bulsun ruhu rüzgarla dolaşan
o sevgili arkadaşlarımdan birini
yoksa gözüm açık giderim    
kalbim terk ederken yorgun bedenimi
biraz gökyüzüydük, göğsümüzde bulutlar.
biraz yazdık, üstümüz başımız  baha

3/3/2008

Devletin ve Edebiyatın Dili/Kıvılcım Turanlı

Modern devlet öyle örgütlü bir güçtür ki, tüm şiddet araçlarını tekelinde toplar. Hiçbir modern devlette kişiler saldırganı kendileri cezalandıramaz, bunun için mahkemeler ve hapishaneler vardır; kimse, üniformalı değilse ve devletten izin almamışsa belinde silahla dolaşamaz; kimse hakkını kendi alamaz, bunun için devletin kurumlarına başvurması gerekir. Kısaca, modern devlet yaklaşımlarında meşru şiddet kullanmanın tek kaynağı devlettir ve aksi durumlar suçtur, cezalandırılmaları gerekir. Kuşkusuz, modern devlet, aile içi şiddeti tamamen önleyemez ya da örgütlü suçları, ya da insanların birbirlerini öldürmelerini… Zira insanların, varoldukları sürece birbirlerine yapacak korkunç şeyler bulmaları kaçınılmazdır. Devlet sadece bunları en aza indirmeye çalışır… (Bu parantezi hemen açmak gerekir, devletlerin çoğu bilinen sebeplerle aile içi şiddeti önlemek için fazlaca çaba harcamaz!)
Ama sorunun bir başka boyutu daha vardır, devletin insana yapabileceği korkunç şeylerin de sınırı yoktur. Çünkü modern devlet, insanlığın daha evvel hiç görmediği ölçüde bir tahakküm aygıtıdır. Bir tahakküm aygıtı olan modern devlet üyeleriyle çeşitli ilişkiler kurar. Modern devletin, üyeleriyle kurduğu ilişkinin izi polisiye romanda sürülebilir. Devletin etnik, cinsel, dinsel azınlıklara bakışı, ırk, dil, din, cins ayrımcılığına karşı tutumu, suçu ve cezayı biçimlendirişi/anlamlandırışı… Suçla ve suçluyla devletin ilişkisi suça ve suçluya göre farklılık taşır. Söz konusu suçluysa, suçluya yapılabileceklerin sınırı pek yoktur imzalanan insan hakları sözleşmelerine rağmen. Söz konusu suçlu, azınlıktansa ya da göçmense ya da sisteme muhalifse devleti engelleyecek kamuoyu da yoktur. 
Polisiye edebiyatta iletilmek istenen ne olursa olsun, temel konu işlenmiş, işlenecek bir suçtur. Edebiyatta yer alan suçlar da gerçek hayattaki kadar çeşitlilik gösterir. Cinayetten casusluğa, mafya örgütlenmesinden sisteme muhalif örgütlenmelere, soygundan tecavüze… Ve gerçek hayatta olduğu gibi, bir roman kahramanı da büyük bir rahatlıkla, hem de okurların çoğunu rahatsız etmeden öldürülenin bir fahişe, bir alçak, bir katil, bir terörist olduğunu söyleyebilir. Özünde söylediği, onun bir insan olmadığı, insanca tavırları hak etmediği, başına gelenlerin baş sorumlusunun kendisi olduğudur. Bir roman kahramanı da devletle aynı dili kullanabilir. Mandel'in dediği gibi, devletle aynı dili konuşan bu romanlar, giderek faşizan ve ayrımcı bir dille şiddetin meşrulaşmasına ve yayılmasına yardımcı olurlar. 
Gerçek hayatta devletle aynı dili kullanmayanlar, aykırı sesler, bir anda suçlu ilan edilebilir, hain sayılabilir ya da bir suçun kurbanı olabilirler, failleri de bulunmaz. Bir romanda aykırı ses ise, mesela öldürülenin bir fahişe de olsa insan olduğunu hatırlatan, iyi polistir, avukattır, özel dedektiftir... Çoktan unutulan ahlaki ilkelere gönderme yapandır. Bu nedenle tek bir kişinin kahraman olmadığı (mesela bir bombacıyı engellemediği ya da seri katili yakalamadığı), bir toplumun, bir kentin, bir kültürün fotoğrafını çeken; suça, suçluya ve suçla mücadeleye bu fotoğrafla ilişkisini kurarak bakan polisiye roman daha ikna edicidir.
Suçu ve suçluyu, toplumdan ve toplumsaldan ayırmadan ele alan bir roman sorgulayabilir ancak İskoçya'da mülteci kamplarını neden özel güvenlik şirketlerinin yönettiğini… Rankin öyle gerçekçi sunar ki tabloyu, okur düşünmeden edemez. Ya da, bir amirin hatası nedeniyle bir seks işçisinin katili serbest kaldığında, okur uyuyamaz Harry Bosh'la birlikte…
Markaris bir yandan, cunta dönemini hatırlatırken, öte yandan okurun yüzüne çarpar Arnavutların öldürülmesinin Yunanistan'ı daha temiz, daha güvenli yapmayacağını. Mannkell'in dedektifi asla izin vermez, Norveç'te yabancılara yönelen para-militer saldırılara. Ahmet Ümit, Süryanilerin yaşadıklarını belleklere kazır ve ilan eder bilmeyenlere bu coğrafyada onların da yaşadığını. Ne var ki Komiser Nevzat, Harry Bosch, Kurt Wallander, John Rebus, Kostas Haritos… roman kahramanıdır ve romanlar bir şekilde iyi biter, en azından olması gerekene işaret eder. Oysa gerçek hayatta Almanya'da evler yakılır, Malatya'da vahşet yaşanır, Yunanistan'da denize atılır göçmenler; ne acı ki, devletler izin verir bunların yaşanmasına sadece sorumluları yakalamayarak/cezalandırmayarak/görmezden gelerek bile…
Belki en çok bu nedenle, devletin dilini konuşan kitapların yol göstericiliğine hiç ihtiyacımız yok!


***
Atıfta bulunulan kitaplar:
Ahmet Ümit, Kavim
Ian Rankin, Et Pazarı
Hennig Mannkell, Ölümün Karanlık Yüzü
Michael Conelly, Son Çakal
Petros Markaris, Che İntihar Etti

3/3/2008

çemberin dışına çıkabilmek: edebiyatta merkezin değişimi/ izmir yazı kültürü...MART 2008

Kavram olarak merkezin çözülmesi, sosyolojiden ödünç alınmış bir kavram. Kenarın merkeze oturması ve merkezi elitlerin bu nedenle merkezden uzaklaşmasına karşılık geliyor. Günümüz Türkiye edebiyatında, merkezin çözülüşünden söz edebilmek mümkün müdür? Tabi ki, bu soruya verilecek yanıt, edebiyata nereden baktığınız ve edebiyattan ne anladığınızla doğrudan ilintili olsa gerek.

Günümüz edebiyatında artık bildik eleştiri, şiir, roman anlayışları ile eleştirmen, şair ve romancı davranışlarının değiştiği rahatlıkla söylenebilir. Doğal olarak, kimse, beğeni üzerine kurduğu eleştiri yaklaşımıyla Nurullah Ataç'ın, Suut Kemal Yetkin'in eleştiri tarzının yeniden gündeme gelmesini bekleyemez. Ancak bu, ismi anılan kişilerin bir edebiyat beğenisinden uzak oldukları ya da bu kişilerin edebiyata önem vermedikleri anlamına da gelmez. 1960'lı yıllardan başlayarak değişen eleştiri anlayışı Fethi Naci, Memet Fuat, Hüseyin Cöntürk, Asım Bezirci, Mehmet H. Doğan, Berna Moran, Mehmet Kaplan ve diğer birçok isimde somutlanabilir. Her ne kadar ismi anılan edebiyat insanlarının görüşleri birbirlerinden farklılıklar gösterse de, temel tuttukları bir anlayışları vardı: Edebiyatın kendisinin önemli olması. Romanda da, öyküde de, şiirde de durum bundan farklı değildi. Şimdilerde, sektörel bir kimliğe bürünmüş olan edebiyat dünyamızda değişik yönsemelerle karşılaşmak kimseyi şaşırtmıyor gibi. Bağlı olduğu yayınevinden çıkan kitaplara daha bir yakın duran eleştirmenler, günün koşullarına göre romanına eklemelerde bulunan romancılar; şiirlerinin yayınlanma ölçütünün tanışıklık, kişisel ün, bedelini ödeme gibi destek noktaları olan şairler, dizi ya da sinemaya “sinopsis” hazırlayan öykücüler… Şunu rahatlıkla söyleyebiliyor artık bir eleştirmen: Hoşlanmadığım, beğenmediğim kitap üzerine yazmam.

Bütün bu söylenenlerden sonra, edebiyatta merkezin değiştiğini söylersek, doğru bir saptamada bulunmuş olur muyuz acaba!

Geçen ay açıklanan, İngiltere'de Leeds Üniversitesi'nde yapılan bir deneyin sonucunda, belli konularda yeterince bilgisi olmayan bireylerin başkalarının davranışlarını “körü körüne” taklit ettiğini ortaya koydu. Uzmanlar, araştırmada, deneklerin davranışının koyun gibi hayvanlarınkine büyük paralellik gösterdiğini kaydetti. Moda ile ilişki kurmaya çalışırsak… Derler ki, moda o kadar çirkin bir şeydir ki, her yıl değiştirmek zorunda kalırsınız. İhtiyaç doğrultusunda, sürüye katılma anlamında, roman yazan kimi yazıcıları anlayabilirsiniz. Ancak İnci Aral, Buket Uzuner gibi edebiyatçıların romanlarını kurgularken satış unsurunu temel tutmaları anlaşılır gibi değildir. O zaman Gelibolu'da anlattığınız kahramanları bir kere de siz öldürmüş olursunuz.

Edebiyat sosyolojisi, her ne kadar ülkemizde esamisi okunmasa da, önemli bir alandır. Ancak bu alanın verilerini, partilerinin oy oranlarına tahvil etmeye çalışan politikacılardan ya da bir malın satışı için bu bilgilerden yararlanan reklâmcılardan daha farklı kullanmak gerekmez mi! Başka bir deyişle, edebiyat sosyolojisini, geleceği anlamak için değil de, satışı arttırmak için kullanmak size de ters gelmiyor mu!

Geçen ay, altında, İzmir Yazı Kültürü'nün de imzası bulunan yayıncılıkla ilgili 20 kurum, bir metin yayınladı. Metinden kısa bir alıntı:
“Tekelci medyanın bugün ulaştığı durum, biz bağımsız yayıncılar açısından içler acısıdır. Tekelci medya, devredeki bir akımı kesebilmekte veya yeniden bir akım yaratabilmektedir. Tasarımlayıp, piyasayı sanal yıldızlar ile doldurabileceği gibi, gerçek olanların, sahicilerin üstünü çizebilmektedir. Değerli okur; lütfen yazılanları, çizilenleri, söyleşileri, röportajları, çok satanları vb. şöylesine bir düşününüz ve etkilenip aldığınız kitapların bazılarını da bu düşüncenizin yanına ekleyip, bir bütün olarak yeniden düşününüz. Düşünmek her zaman iyidir. Düşünmek var olmak demektir.
 
Metni imzalayan yayınevleri alfabetik olarak:
Belge Yayınları, Bulut Yayınları, Ceylan Yayınları, Dharma Yayıncılık, Evrensel Basım Yayın, Gelecek Atölyesi, Güncel Yayıncılık, Günizi Yayınları, İzmir Yazı Kültürü, Ozan Yayıncılık, Özgür Yayınları, Papirüs Yayınevi, Yirmidört Yayınevi, Pencere Yayınları, Peri Yayınları, Pusula Yayıncılık, Su Yayınları, Tekin Yayınevi, Varlık Yayınları, Yalçın Yayınları”

Bugün, edebiyatı temel tutan her kurumun ve her bireyin derdi ortaktır artık. Modern zamanların yayıncılığı sadece yazan insanların yazma sürecini değil, okuyan insanların da beğenilerini belirlemeye başlamıştır.

***
Bu yazının yazılma sürecinde Sayın Mehmet H. Doğan'ın ölüm haberi geldi. Farklı bir düşüncenin önemli bir temsilcisiydi. Yapıtlarından, özellikle çevirilerinden, dolayı hep saygıyla anılacaktır. Bir yazısıyla anmak istedik onu. Yıllar önce Ayrım Şiir Dergisi'nde yayınlamış olduğumuz bir yazısını yeniden yayınlıyoruz son sayfamızda.

Mehmet Bey, kuşkusuz ki son yirmi yıllık Türkiye şiirinin en çok tartışılan isimlerinden biri oldu hep. Birçok çalışmanın altında imzası vardı. Özellikle çevirileri, edebiyat dünyasında çok önemli bir yer tuttu. Oza'yı Türkçe'de yeniden yazması (Turgay Gönenç ile birlikte) Yanılsama ve Gerçeklik gibi çalışmaları hep temel örneklerden oldu. 1993'ten başlayarak uzun yıllar hazırladığı, Adam Sanat'ın eki olarak verilen şiir yıllıkları ve eleştirideki tutumu ise hep tartışıldı. Sık sık değiştirdiği “prens ya da prensesler”i oldu. Keyfiyet kavramıyla açıklanması mümkün öznel tutumuyla sıkça karşılaşıldı. İktidar edici eleştirmen anlayışının son temsilcilerinden biriydi belki de. Buna rağmen, ona biat eden şairlerin tutumu daha bir anlaşılmazdı. Mehmet Bey'in beğeneceği tarzda yazma eğilimleri, özel iltifatlar, dergilerini ve kitaplarını yıllıklarda yer alabilmek için ilk elden Mehmet Bey'e ulaştırma gayretleri çokça görüldü. Edebiyatta, “izzet-ikram”ın egemen olduğu bir “şiir yazanlar grubu”nun oluşumuna katkıda bulundu sonuçta bu tür ilişkiler.

***
İzmir Yazı Kültürü, yola çıkarken okuyucusuyla buluşmak kadar yazarıyla da buluşmak umudundaydı. Buluştuğu her yeni okur-yazar arkadaşından dolayı da kendini mutlu hissediyor. Özellikle genç yazarlar, ayrı bir anlam katıyor İzmir Yazı Kültürü’ne.

Sevgi ile…

27/2/2008

mart sayısına az kaldı :))

FOTOĞRAF :Barış Colfan